Hayallerden hakikate,
fedakârlıktan kurumsal akla,
iyi bir aile kurma arzusundan adil ve sürdürülebilir bir sistem inşa etme iradesine…
Hayatın bazı dönemlerinde insan, başarıyı yalnızca ulaştığı hedeflerle ölçmez.
Yanında yürüyen insanların mutluluğunu, huzurunu ve geleceğini de kendi başarısının bir parçası olarak görür.
Ben de uzun yıllar böyle düşündüm.
Başarmak istedim.
Bir şeyleri ispat etmek istedim.
Fakat zaman içerisinde hedeflerimin merkezine kendimden çok başkalarını yerleştirdiğimi fark ettim.
Yanımda bulunan insanların mutlu olmasını,
kendilerini güvende hissetmesini,
hayallerine ulaşmasını,
ve yarınlarından endişe etmemesini istedim.
Bir insanın hayatına dokunabiliyorsam, onun önündeki engelleri kaldırabiliyorsam, kendisine yeni bir gelecek hazırlayabiliyorsam, bunu kendi başarımdan ayrı görmedim.
Çünkü benim için başarı, yalnızca bir yere ulaşmak değil; birlikte yürüdüğüm insanları da o yolculuğun güzelliklerine ortak edebilmekti.
Yıllarca bir kurumdan önce bir aile kurmaya çalıştım.
İnsanların birbirine güvendiği,
birbirinin eksikliğini tamamladığı,
başarının paylaşıldığı,
zor zamanlarda kimsenin yalnız bırakılmadığı büyük bir aile…
Ne var ki hayat, insanın hayallerini her zaman kendi kurduğu anlamlar üzerinden gerçekleştirmiyor.
Bazen insan, yıllarca inşa etmeye çalıştığı bir düşüncenin eksik taraflarını ancak yeterince yorulduğunda görebiliyor.
İşte benim bugün geldiğim nokta, böyle bir farkındalığın sonucudur.
İNSANLARIN HAYALLERİ, BİZİM ONLARA BİÇTİĞİMİZ DEĞERLE AYNI OLMAYABİLİR.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri,
Başkalarına verdiği değerin onların dünyasında da aynı karşılığı bulacağını düşünmesidir.
Siz bir insanı yol arkadaşı olarak görürsünüz; o sizi kendi hedeflerine ulaşmasını sağlayacak bir etap veya imkân olarak değerlendirebilir.
Siz onun geleceğini düşünürsünüz;
o yalnızca bugünkü beklentilerine odaklanabilir.
Siz birlikte başarılacak büyük bir eserin hayalini kurarsınız;
O eserin içerisinde kendisine ayrılacak makamı, yetkiyi veya ekonomik karşılığı hesaplayabilir.
Bunlar her insan için geçerli değildir.
Özellikle benim hayatımda CAN olan dostlarım haricinde elbette vefalı, samimi, fedakâr ve sorumluluk sahibi insanlarımda vardır.
Ancak bir kurumsal yapının geleceği, insanların tamamının aynı ahlaki olgunluğa sahip olacağı varsayımı üzerine kurulamaz.
İşte benim geç fark ettiğim gerçek budur:
Bir insanın iyi niyetine güvenmek insani bir tercihtir.
Bir kurumun geleceğini yalnızca o iyi niyete emanet etmek ise yönetimsel bir risktir.
İnsanlar değişebilir.
Öncelikler değişebilir.
Menfaatler, beklentiler, şartlar ve ilişkiler değişebilir.
Bu değişimin her zaman bir ihanet anlamına gelmediğini de öğrendim.
Bazen insanlar yalnızca bizim onlara yüklediğimiz anlamı ve misyonu taşımıyorlardır.
Belki de asıl mesele, onların değişmesi değil;
bizim onlardan kendi değerlerimizle aynı davranışları beklememizdir.
AHDE VEFA ANLAMSIZ MI OLDU?
Hayır.
Ahde vefa hâlâ insan karakterinin en kıymetli ölçülerinden biridir.
Fakat bugün anlıyorum ki ahde vefa, bir kurumun tek başına yönetim sistemi olamaz.
Vefa bir erdemdir.
Kurumsal sorumluluk ise tanımlanması, ölçülmesi ve gerektiğinde denetlenmesi gereken bir yükümlülüktür.
Vefalı insan, kendisine duyulan güveni korur.
Sağlam sistem ise güvenin kötüye kullanılmasını önler.
Vefalı insan verdiği sözü tutar.
Sağlam sistem, verilen sözün hangi sorumlulukları doğurduğunu açıkça belirler.
Vefalı insan başkasının hakkını gözetir.
Sağlam sistem, herkesin hakkını kişisel ilişkilerden bağımsız biçimde güvence altına alır.
Bu nedenle artık ahde vefayı terk etmekten değil, ahde vefayı kişisel beklentilerin ötesine taşıyacak bir kurumsal düzen oluşturmaktan söz ediyorum.
Çünkü gerçek bir sistem, insanların iyi niyetini ödüllendirmeli; ancak kötü niyet karşısında da çaresiz kalmamalıdır.
İYİ BİR AİLE KURMA HAYALİNDEN İYİ BİR SİSTEM İNŞA ETME İRADESİNE
Uzun yıllar bir organizasyonu aile sıcaklığıyla yönetmenin en doğru yöntem olduğuna inandım.
Birlikte yürüyelim, birbirimizi koruyalım, birbirimizin başarısıyla gurur duyalım istedim.
Fakat aile anlayışıyla kurumsal yönetim arasında önemli bir fark bulunuyor.
Ailede insan bazen karşılık beklemeden fedakârlık yapar.
Kurumda ise görev, yetki, sorumluluk ve hesap verebilirlik açıkça tanımlanmalıdır.
Ailede sevgi, eksikliklerin üzerini örtebilir.
Kurumda ise örtülen her eksiklik, zamanla başka insanların emeğine ve hakkına zarar verebilir.
Ailede bir insanı kaybetmemek için defalarca fırsat verebilirsiniz.
Kurumda ise sürekli yerine getirilmeyen sorumlulukların bedelini bütün organizasyon ödeyebilir.
İşte bu nedenle bugün yeni bir yönetim anlayışını benimsiyorum:
İnsanları bir aile olmaya zorlamak yerine, birbirlerinin haklarına saygı duyarak çalışabilecekleri adil bir sistem kurmak.
Bu düşünce, sevgiyi veya dostluğu reddetmek değildir.
Tam tersine, kişisel ilişkileri kurumsal yükümlülüklerin baskısından kurtarmaktır.
Dostluk gönüllülükle yaşar.
Kurumsal görev ise liyakat, disiplin ve sorumlulukla yürür.
İkisini birbirine karıştırdığımızda hem dostlukları hem kurumları yıpratabiliriz.
YENİDEN DOĞUŞ:
DUYGUSAL BEKLENTİLERDEN KURUMSAL AKLA
İnsan hayatında bazı uyanışlar vardır ki dışarıdan bakıldığında bir kırgınlık gibi görünür.
Oysa gerçekte bunlar bir olgunlaşmanın başlangıcıdır.
Bugün kendimde hissettiğim değişim de budur.
Artık insanlardan sürekli takdir bekleyen, emeğin görülmesini arzulayan, fedakârlığın mutlaka karşılık bulacağına inanan bir anlayışla ilerlemek istemiyorum.
Bir eserin değeri, onu kaç kişinin alkışladığıyla belirlenmez.
Bir fikrin doğruluğu, onu kaç kişinin paylaştığıyla ölçülmez.
Bir kurumun başarısı da kurucusuna gösterilen kişisel bağlılıkla açıklanamaz.
Gerçek başarı;
kurulan sistemin çalışması,
insanların hayatına somut katkı sağlaması,
yükümlülüklerini yerine getirmesi ve kurucusunun sürekli müdahalesine ihtiyaç duymadan varlığını sürdürebilmesidir.
Bugün kendime yeni bir hedef koyuyorum:
Bana bağlı insanlar oluşturmak yerine, ilkelere bağlı kurumlar oluşturmak.
Beni seven insanların sayısını artırmak yerine, birbirine güvenmek zorunda kalmadan da adil biçimde işleyebilen mekanizmalar kurmak.
Benim varlığımla ayakta duran organizasyonlar yerine, benden sonra da çalışabilecek kurumsal yapılar bırakmak.
Çünkü bir insanın ömrü sınırlıdır.
Fakat doğru tasarlanmış, kendisini denetleyebilen ve geliştirebilen bir sistem, nesiller boyunca değer üretebilir.
NBBTC: BU DÜŞÜNSEL DÖNÜŞÜMÜN KURUMSAL KARŞILIĞI
NBBTC GLOBAL ekosistemini inşa ederken başlangıçta insanların birbirini anlayacağına, ortak hedefler etrafında birleşeceğine ve birlikte büyük işler başaracağına inandım.
Bugün de iş birliğinin gücüne inanıyorum.
Ancak artık bunun yalnızca iyi niyetle sürdürülemeyeceğini çok daha iyi biliyorum.
Bu nedenle geliştirdiğimiz kurumsal mimarinin her bileşeninin ayrı bir sorumluluğu bulunuyor.
KOBİPLUS ekonomik katılımı ve şirketlerin gelişimini destekleyecek.
TradeOS ticari süreçleri tanımlayacak ve yönetecek.
PeopleOS kişilerin kimliklerini, görevlerini, atamalarını ve yetkilerini birbirinden ayıracak.
EvidenceOS yapılan işlerin gerçekleşme kanıtlarını oluşturacak.
NBBTC.AI ise bu sistemler arasında analiz, koordinasyon ve karar desteği sağlayacak.
KOBİBANK yapılanması finansmana erişim mekanizmalarını geliştirmeyi hedeflerken, STK organizasyonumuz toplumsal katılım ve sosyal kalkınma çalışmalarını destekleyecek.
Bütün bunlar yalnızca teknolojik bir yapılanma değildir.
Bunlar aynı zamanda yılların tecrübesinden süzülen yeni bir yönetim felsefesinin kurumsal karşılığıdır.
Kişilere göre değişen kurallar yerine, herkes için geçerli ilkeler.
Makam dağıtımı yerine, sorumluluk dağılımı.
Sadakat beklentisi yerine, liyakat ve hesap verebilirlik.
Sözlü vaatler yerine, doğrulanabilir taahhütler.
Kişisel takdir yerine, ölçülebilir performans.
İnsanların karakterlerini değiştiremeyebiliriz.
Ancak oluşturduğumuz sistemlerin hangi davranışları ödüllendireceğini, hangi sorumlulukları arayacağını ve hangi ihlallere izin vermeyeceğini belirleyebiliriz.
ARTIK KİMSEYE HAYALİMİ PAYLAŞMAK VEYA ANLATMAK,
KİMSEDEN SADAKAT BEKLEMEK İSTEMİYORUM.
Zira karşılığını alamayınca Ciddi manada kırılıyor ve kimyam bozuluyor.
Yeni dönemde hiçbir çalışma arkadaşımızdan şahsıma bağlılık kesinlikle beklemiyorum.
Benden yana olmasını, beni alkışlamasını, her düşünceme katılmasını veya kişisel hedeflerinden vazgeçmesini istemiyorum.
Herkesin kendi hayali, kendi ailesi, kendi geleceği ve kendi beklentileri olabilir.
Buna saygı duyuyorum.
Ancak bir kurumda görev üstlenen herkesin o görevin gereklerini yerine getirmesi, ortak kaynakları koruması, başkalarının emeğine saygı göstermesi ve hesap verebilir olması gerekir.
Bunun adı sadakat değil, profesyonelliktir.
Bunun adı fedakârlık değil, sorumluluktur.
Bunun adı kişisel bağlılık değil, kurumsal ahlaktır.
Artık bir insanın beni ne kadar sevdiğiyle değil, üstlendiği görevi ne kadar doğru yerine getirdiğiyle ilgileniyorum.
Bir insanın yanımda ne kadar zamandır bulunduğuyla değil, bulunduğu yerde ne kadar değer ürettiğiyle ilgileniyorum.
Ve en önemlisi, hiç kimsenin kişisel yakınlığı nedeniyle hak etmediği bir makamı işgal etmesini doğru bulmuyorum.
Çünkü liyakatin bulunmadığı yerde iyi niyet bile zamanla adaletsizliğe dönüşebilir.
DÜNYA HAYATI BOŞ MU, YOKSA BİZ Mİ YANLIŞ YERLERDE ANLAM ARADIK?
İnsanın yaşadığı hayal kırıklıkları bazen ona dünyanın bütün anlamını kaybettiğini düşündürebilir.
Oysa belki de anlamsız olan dünyalık hayalleri değil, insanların davranışlarına yüklediğimiz sınırsız beklentilerdir.
İyilik yapmak değerlidir.
Fakat iyilik yaptığımız herkesin bunu hayatı boyunca hatırlamasını beklemek bizi yıpratabilir.
Bir insanın önünü açmak değerlidir.
Fakat o insanın bütün geleceğini bizim hayallerimize göre şekillendirmesini beklemek doğru olmayabilir.
İnsanlara değer vermek güzeldir.
Ancak kendi huzurumuzu, başkalarının bize vereceği değerin miktarına bağlamak sürdürülebilir değildir.
Bugün anlıyorum ki insan, kendi vicdanının sorumluluğunu taşımalı; başkalarının vicdanının da sürekli bekçisi olmaya çalışmamalıdır.
İyilik yapmaya devam edebiliriz.
İnsanlara fırsat vermeye devam edebiliriz.
Hayaller kurmaya, üretmeye ve paylaşmaya devam edebiliriz.
Fakat bütün bunları yaparken kendi huzurumuzu ve kurduğumuz kurumların geleceğini başkalarının değişken beklentilerine teslim etmek zorunda değiliz.
SON SÖZ: ARTIK HER AN BİZE İHANET EDECEKLERİN OLDUĞU BİR AİLE DEĞİL,
NESİLLER BOYU YAŞAYABİLECEK BİR DÜZEN KURMAK İSTİYORUM
Bugün geriye dönüp baktığımda geçmişteki hayallerimden utanmıyorum.
İnsanları mutlu etmek istemekten, onların huzurunu düşünmekten, birilerine imkân sunmaktan veya birlikte büyük bir aile kurmayı arzulamaktan pişmanlık duymuyorum.
Çünkü o günkü düşüncelerim de samimiydi.
Ancak insanın olgunlaşması, geçmişteki bütün düşüncelerinin doğru olduğunu savunmak değil; öğrendikleriyle yeni doğrular geliştirebilmesidir.
Ben bugün yeni bir dönemin eşiğindeyim.
Daha az insana güvenmek için değil, güveni kişisel ilişkilerin ötesinde kurumsallaştırmak için.
Daha az iyilik yapmak için değil, iyiliğin kişisel tercihlere bağımlı kalmadan sürdürülebilmesini sağlamak için.
İnsanlardan uzaklaşmak için değil, insanların haklarını ve sorumluluklarını birbirinden ayıran daha adil bir düzen oluşturmak için.
Artık başarıyı birilerine bir şey ispat etmekte aramıyorum.
Kimseyi memnun etmek zorunda olduğumu düşünmüyorum.
Hiç kimsenin benim hayallerimi benim kadar sahiplenmesini beklemiyorum.
Herkes kendi hayatının ve tercihlerinin sorumluluğunu taşıyabilir.
Ben ise bundan sonraki emeğimi, kişilerin beklentilerinden bağımsız olarak çalışabilen, kendisini denetleyebilen, ürettiği değeri ölçebilen ve gelecek nesillere aktarılabilen sistemler inşa etmeye yönelteceğim.
Çünkü artık çok daha iyi biliyorum:
Bir insanın etrafında toplanan kalabalık, o insanın gücünü gösterebilir. Fakat o insan olmadan da adaletle çalışabilen bir sistem, onun geride bıraktığı gerçek eserdir.
Ve benim bundan sonraki hedefim tam olarak budur.
Birilerinin hayatında vazgeçilmez olmak değil, insanların hayatını kolaylaştıran ve kimseyi vazgeçilmez kılmayan bir düzen kurmak.
Bu benim için bir vazgeçiş değil.
Bir uyanış. Bir olgunlaşma. Bir yeniden doğuş.
Ve belki de hayatımın en önemli başlangıcı.
Dr. Necati Bulak
Kurucu ve Global Başkan
NBBTC GLOBAL